Reklam
Reklam
Betül SANCAK

Betül SANCAK

Toprak

11 Kasım 2021 - 12:28

‘Toprak susamışsa, kanımızla sularız, Bu söze adadık kendimizi. Şafağın söküşü bereketlidir, Ey, mübarek ata toprağı. Biz senin sayende varız, Sözlerimizi tutacağız. Sana kan ve can katacağız, Bir daha asla susamayacaksın.’ Mısırl’lı yönetmen Youssef Chahine’in ‘Toprak’ filminden bir alıntıyla başladım yazıma. Yönetmeni, yeni tanımakla beraber filmlerindeki heyecanlı dili, kullandığı renkleri ve lirik anlatımı çok beğendim. Ben, yüzünü genel olarak Batı’ya dönmüş bir kadınım, bu Batı kültüründen de etkilenmiş olabileceğimi gösteriyor haliyle. Avrupa mı Doğu sineması mı derseniz; Avrupa sinemasına çok daha fazla aşina olduğumu söylerdim muhakkak. Fakat bir süredir, belki yaş almakla beraber, asıl beslendiğimin Doğu ve Doğu kültürü olduğunu fark etmemle birlikte, Doğu seyahatlerim ve doğu sanat ve edebiyatına ilgim arttı. Şimdi biraz Yusuf Şahin’in (Doğulu bir yönetmenin ismini Batılı bir şekle sokmak istemedim) ‘Toprak’ filminden bahsedeceğim; 1970’lerin Mısır’ına gidiyoruz; adı üstünde toprağı, köylüyü anlatan bir hikaye. Hasat yapılabilmesi için suya ihtiyaç duyan köylü, suyun herkese eşit bir şekilde dağıtılması için, belediyenin aktif ve hakkaniyetli olarak çalışmasını bekler. Düşündüm; hikaye bizim coğrafyamıza ne kadar yakın… Metin Erksan’ın ‘Susuz Yaz’ filmi geldi aklıma; Ege’nin küçük bir köyünde, tarlasından geçtiği için suyu sahiplenen ve köylüyle paylaşmak istemeyen Osman’ın, köylüye karşı giriştiği savaşı, yönetmen iyinin ve kötünün mücadelesi, vicdani sorgulama ve en temelde Freudyen bakışla id’e odaklanarak anlatır. İki filmde de etkilendiğim ve üzerine uzun uzun konuşmak istediğim birçok sahne ve imge var, fakat dikkatimi çeken, ortak bir durumdan bahsedeceğim; köylünün zulme karşı beraber hareket etmesi, haklarını ararken verdikleri mücadele. Çoğu zaman düşündüğüm ve inandığım bir yargı olan; Doğu insanının, susturulmuş ve sindirilmişliği çok da hakikati yansıtmıyor dedim. Sonra, karşıma Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri çıktı; ‘Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?’ ‘Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!’ Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git!, diyemem, aldırırım. ‘Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!’ Bu kadar yakın hissettiğim coğrafyayı, daha iyi tanımak isteyerek, yönetmenin diğer filmlerini de izleme isteğim hasıl oldu ve ‘İskenderiye, Neden?’ filminde daha da sevdiğim Mısır’ı. Belki kader ortaklığımızı gördüm ve dönemin Mısır’ına gitmek istedim. Bir yandan, Batı’nın entelektüalizmini ve felsefeye bakış açısını benimseyen ve içselleştiren insanlar, bir yandan Doğu’nun sıcaklığını, sohbetini ve samimiyetini yaşıyorlardı. 70’li yıllarda Mısır’da ve birçok Ortadoğu ülkesinde, eğitime ve gelişime önem veren zihniyete, bugün yalnızca filmlerde ve kitaplarda rastlamak, kendimi yakın hissettiğim bu coğrafya için oldukça üzücü. Ortadoğu’nun rolü, ‘ilerledikçe gerileyen, kurudukça sulanan, uzadıkça budanan’ olmak mı bu sahnede? Bugünkü yazımın içeriğini, köylü halkın tarım pratiğiyle, ziraat mühendislerinin tarım bilgisini birleştirerek, nasıl daha iyi kalkınma sağlanabileceğine bağlama niyetindeydim. Özellikle görev yaptığım Hınıs Ovasının sulanmaya aç ve hala bakir tarım arazilerine, can verecek olan barajıyla ilgili yazmayı planlıyordum. Ama daha fazla uzatmadan, dallandırıp budaklandırmadan başka bir yazıma ayırıyorum.