Reklam
Reklam
BOZKIRIN TEZENESİ
Galip SEVİNDİR

Galip SEVİNDİR

BOZKIRIN TEZENESİ

25 Eylül 2012 - 15:07

Hey gidi büyük usta!

Hey gidi ustaların ustası!

Hey gidi bozkırın tezenesi!

Kırşehir’in uçsuz bucaksız ovalarında sesin yankılanırdı hani;

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı
Garip bülbül gibi feryadım kaldı
Alamadım eyvah muradım kaldı
Ben gidip ellere kalan dünyada..

İşte, gün geldi çattı usta..

Bir güzel isim,nice güzel sözler bırakıp gittin şu yalan dünyada..

*

1938 yılında Kırşehir’in, Çiçekdağı’n da dünyaya gelmişti.Babası yine kendisi gibi (kendi deyimiyle) bozlak çığıran Muharrem Ertaş’tı.

Annesi erken yaşta ölünce babası elinden tutup, köy köy dolaşıp birlikte bozlaklarını haykırıp Kırşehir semalarını inletirlerdi.babasıyla okuduğu bozlağın çığlığı bir çoğunuz gibi benim de hep kulağımdadır.”Aman kalktı göç eyledi Avşar elleri” diye..

Babasıyla iyi geçinen çocukları hep sevmişimdir. Ya da çocuklarıyla iyi geçinen babaları.. Bir keresinde babası için şöyle demişti. “ne mutlu ki babamla aynı ruhun insanlarıyız”

Zaten ne asi bir çocuktan sanatçı olur, ne de gaddar bir babadan..

Nihayetinde vasiyetini yaparken de, babasına sevgisini şöyle açıklar.”Ölürsem beni babamın avuçlarına defnedin.”

Yıllarca babasıyla köy köy dolaştıktan sonra İstanbul’a gelir sahne almaya başlar.Daha sonrada sağlık sebepleri nedeniyle kardeşinin yanına Almanya’ya gider.Yıllarca orada yaşar.Almanya’da bir trafik kazasına karışır.İçeri atarlar.Ne arayanı vardır ne soranı.Bir tek Yaşar Kemal hatırlar O’nu.Üstüne “Bozkırın tezenesine” diye yazdığı bir adet “İnce Memed” gönderir.”Bozkırın tezenesi” ismi de buradan kalır.

2000 yılında tekrar yurda dönerek müzik çalışmalarına başlar.

Demirel zamanında kendisine sunulan 'devlet sanatçılığı' ünvanını; Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım." diyerek geri çevirmiştir.

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 2010 yılında "Yaşayan İnsan Hazinesi" ilan etmiştir Neşet Ertaş’ı

Benim Neşet Ertaş'ı tanımam üniversite yıllarına denk geldi.Bir çok insan gibi bende büyük ustayı “Zahidem” le tanıdım. Okul yıllarında sol görüşlü bir arkadaşım vardı.iyi saz çalardı.bir araya geldiğimizde iyi vakit geçirirdik."Hele bir vur şu tellere" dediğimde mızrapla saz “Zahidem” de buluşurdu hep.

Daha sonra hayatımın bir çok yerinde mızrap hep Neşet Ertaş’ı söyledi.Saz hep O’na ağladı.

Bir rivayete göre sevdiği kızın adıdır Zahide.Babasının karşı çıkmasından dolayı alamamış,babasına gönül koyamamış,sazın tellerini alev alev yakmıştır onun yerine..Nitekim kendisine sorduklarında ; “sizin Zahide’niz kim?” diye,”Boynumu büken bir aşk hikayesi” diye cevaplamıştır.

Zahide kurbanım ne olacak halim
Gene bir laf duydum kırıldı belim
Gelenden gidene haber sorayım
Zahide bu hafta oluyor gelin

Hezeli dedeli gönül hezeli
Çiçekdağı da döktü mola gazeli
Dolaştım alemi gurbet gezeli

Bulamadım Zahidemden güzeli

Yıllar geçtikten sonra başka bir sevda ilk kez babasıyla Neşet Ertaş’ı getirecektir karşı karşıya.İlk defa cevap verecektir büyük usta, babasına..

Neşet Ertaş Leyla’ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı (pavyon sanatçısıdır Leyla) babası şiddetle karşı çıkar, evladım redifli bir türkü söyler babası:

Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sana yapanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım

Dokunsalar nazif tene kir gelir
Bizden önce ceddimize ar gelir
Köle olmak şanımıza zor gelir
Aslı bozuk alma dedim evladım

Neşet Ertaş, kendisini yaralayan “aslı bozuk”a, “ana”yla cevap verir:

Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana
Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden
Aslı bozuk deme gel şu insana

Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil
Senin dediklerin evladan değil
Her hata suç bende Leylâ’dan değil
Aslı bozuk deme gel şu insana

Muharrem Ertaş, oğlunun bu ulu ana göndermesine boyun eğer:

Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişin evladım

Bu şiirsel konuşma, Neşet’in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla’ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler.

Yine “vay vay dünya “derken bir başka söyler içindeki muradını büyük usta;Bir köyden geçerken bir kıza vurulur.aklını alır kızın gözleri.bir kaç yıl aklından çıkmaz.Ara ara köyden geçer gider kızı görmek için.Yine bir geçişinde duyar ki sevdiceği kız, ince hastalığa yakalanıp ölmüştür.orada yakmıştır “vay vay dünya”yı usta. 

Bugün bana bir hal oldu
Yardan kara haber geldi
Bu haber bağrımı deldi
Bir de duydum Menom öldü

Vay vay dünya vay..

İnsanoğlu hiç mi idi
Öksüz sevmek suç mu idi
Biz de murada erseydik
Garip olmak suç mu idi

Hangimiz söylemedik,hangimiz hissetmedik yüreğimizde “gizli gizli” türküsünü büyük Usta’nın;

Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle gider yar oy,
Yol gizli gizli,

Gönüle söz geçirmeyence (kendi deyişiyle) gonül ile oturup konuşan yine ustanın kendisiydi.

Küstürdüm gönülü güldüremedim
Baharım güz oldu yazım kış oldu
Gönüle yarini bulduramadım
Baharım güz oldu yazım kış oldu

Hatır gönül bilmezlere yaktığı her türkü, nice gönülleri de berberinde yakmaz mıydı?

Ben yandım aşkın narına
Meyletmem dünya malına
Ölürsem ben mezarıma
Gelme gayri gelme leyli

Doç dr.Bayram Bilge Tokel “Neşet Ertaş Kitabı” biye bir kitap yazmıştı beş altı sene evvel. Oldukça kalın hacimli bir kitaptı.Programına çıkarıp kitap hakkında konuşmuşlardı.Mahcup olmuştu.Bu kalınlıkta kitabı hak edecek ne yaptım dercesine.Tevazuyu elden bırakmamış,sarılmıştı sazın tellerine;”Ben sözümü böyle söylerim anca Bayram gardaş” demişti.Aynı programda sazı göstererek “Ben duygumu babamdan aldım.babam, şu perdeden çalardı,ben bu perdeden.ama hangi perdeden çalarsam çalayım çıkan duygu babamdır.”demişti.

Daha sonralarda Can Dündar “bir ayrılık“ “bir yoksuzluk” “bir ölüm” diye üç bölümden oluşan “garip” diye bir belgesel çekmişti Neşet Ertaş adına..Tadına doyum yoktu gerçekten.Çok haz almıştım..

Hele belgeselin son sahnesi hala dimağımda iz bırakmıştır..Usta, köyüne gelip doğup büyüdüğü evini ziyaret eder.ne ev eski ev,ne köy eski köy,ne de çocukluğu eski çocukluktur.Bahçede diz boyu otlar içinde yürüyüp,merdivenleri çıkar,kırık camlardan içeriye bakar elli yıl önce bıraktığı,hiçbir şeyden eser yoktur.

Evin merdivenlerine oturup aynı türküyü söylemişti gözlerinden bir damla yaş içine akıtarak;

Hep sen mi ağladın hep senmi yandın,                    
Bende gülemedim yalan dünyada
Sen beni gönlümce mutlumu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada.

Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım, boş yere kandım
irengi gözümde solan dünyada

Bilirim sevdiğim kusurun yoğdu
Sana karşı benim hayalim çoğdu
Felek bulut oldu üstüme yağdı
Yaşları gözüme dolan dünyada

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı
Garip bülbül gibi feryadım kaldı
Alamadım eyvah muradım kaldı
Ben gidip ellere kalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Hep mütevazi idi.Hep alçak gönüllüydü.Türkülerini değiştirip söyleyenlere karşı bile uslubu sevgi doluydu.Kendi deyimiyle “kara kuru çirkin bir Allah kuluydu”

O, Anadolu halk müziğinin efsanesiydi.

Gerçekten çok üzüldüm,içim çok daraldı.Dilimden Fatiha döküldü,dua ettim yüreğimden tüm içtenlikle..

Gözlerim duvardaki saza ilişti.

Sanki o da ıslak gözlerle beni çağırıp “ah yalan dünya” der gibiydi..

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum